|
|
#1 |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: Sep 2009
Yaş: 29
Mesajlar: 16.184
Konular: 4807
Teşekkürleri: 8
72 mesajına 87 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı : 21475192
Rep Puanı : 2147483647
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-1
’Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz… Ziya Paşa’’ M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şahsına, hayatına, eserlerine, ilmine ve idrakine büyük bir saygım vardır. Bu saygı bir slogandan öte söz konusu hayatın ve eserlerin ayrıntılı bir incelemesi ve tetkiki üzerine kuruludur. Bugün sayısı milyonlara ulaşan ve dünyanın dört bir yanına yayılmış olan cemaat mensuplarının her yaptığı ona mal ediliyor. Dolayısıyla bazen milyonlarca insandan ortaya çıkması normal olan hatalar ve yanlışlar eleştirildiğinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi eleştirilmiş gibi algılanıyor. Oysa her topluluk hakkında yapıcı eleştiri mümkündür. Bu eleştiriler insaf sınırlarını aşmıyorsa, hakaret içermiyorsa faydalı neticeler de doğurur. Bizim cemaat hakkında bugüne kadar yaptığımız eleştiriler ve değerlendirmeler de bu kapsamdadır. Niyetimiz asla milyonlarca insanı birden suçlamak değildir. Tam tersine milyonlarca insana içlerindeki birkaç insanın hatalarını göstererek onların temizliği önündeki engelleri ortadan kaldırmak niyetinde olduk. Biz Türk Milliyetçiyiz. Ülkücüyüz. Türk Milletinin faydasına olan meşru her hareketin yanındayız ve destekçisiyiz. Türk Milletine zarar verecek, kötülük getirecek resmi, gayrı resmi, yerli, yabancı bütün hareket ve oluşumların karşısında aşılmaz bir engeliz. Bizi ulusalcılardan ayıran temel nitelik maneviyata açık olmamız ve gizli kapaklı niyetlerden uzak durmamızdır. Onlar bazı şahıslara ve hareketlere saldırırken aslında Türk Milletinin faydasını değil kendi aşağılık duygularını, şuur altlarını ve gizli hesaplarını dikkate alarak tavırlarını ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla kim ne derse desin ve ne düşünürse düşünsün, biz M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatını, Türk Milliyetçiliği için yaptıklarını ve eserlerini görmezden gelemeyiz. Osman Yüksel Serdengeçti’den, Necip Fazıl Kısakürek’e, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan, Başbuğ Alparslan Türkeş’e milliyetçi camianın temel taşı olan bütün isimlerle olan irtibatını, komünizmle mücadelesini, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerine sahip çıkmasını ve yol göstermesini, Türk diline ve tarihine hizmetlerini, Mehmetçik Vakfı’ndan aldığı ödülü ve daha dile getirilmeyen birçok hakikati konuşmaktan geri durmamalıyız. Bu yazılarmda sizlere M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin gençliğinden bugüne Türk Milliyetçiliğine bakışını, hizmetlerini, bu hususta aldığı ödülleri bilinen ve bilinmeyen detaylarıyla anlatacağım: M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ - 2 Erzurum’un bereketli milli ve manevi ikliminde yetişen M. Fethullah GÜLEN, dedesi Şükrü Paşa’nın destanlaşan vatan sevgisinden nasiplenmişti. O, daima Türk Milliyetçisi olarak tanımlanabilecek bir düşünce yapısına sahip olacaktı. Gençliğinin ilk yıllarında Türk Milliyetçiliği düşüncesi, delikanlılığın kışkırtıcılığıyla biraz aşırıya da kaçmıştı. Nitekim Erzurum’daki arkadaşları, M. Fethullah Gülen’e, beraber Bediüzzaman Said Nursi’yi ziyaret etmeyi teklif ettiklerinde, Fethullah Gülen’in cevabı bu aşırı milliyetçiliği çok iyi gösteriyordu. M. Fethullah Gülen: ‘Bediüzzaman, büyük bir alim olsa da Kürt… Ben bir Türk’üm. Bir kürdü ziyarete gitmem uygun olmaz, diye düşünmüş ve ziyaret teklifini geri çevirmişti. Daha sonraki yıllarda bu hatırasını anlatacak ve aşırıya kaçtığını kabul edecektir. * KOMÜNİZMLE MÜCADELE DERNEĞİ KURUCULUĞU 1960’larda komünizm kızıl bir kuşak halinde dünyayı sarıyordu. Türkiye’nin yakın geleceğini görebilen basiret sahibi bir avuç insan hayatlarını ortaya koyarak komünizme karşı mücadele başlatmışlardı. M. Fethullah Gülen Hocaefendi de en yakın arkadaşlarının tenkitlerine aldırmayarak, Komünizmle Mücadele Derneği’nin Türkiye’deki ikinci şubesi’nin kurucuları arasında yer almıştı. Kendi hatıralarından dinleyelim: ‘’Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği'ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir'de vardı. İkincisi de Erzurum'da bizim gayretlerimizle açılacaktı. İsmi Ali'ydi, bir arkadaşı İzmir'e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camiinin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi... Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. "Bu Komünizmle Mücadele Derneği" de nerden çıktı? Sen, "Nurları oku. Bundan iyi mücadele olmaz." dediler. Daha sonra da "Meğer biz yanılmışız" diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkid konusu yapılıyordu.’’ * KOMÜNİST TERÖRE KARŞI DİRENME ÇAĞRISI Takvimler 1970’leri göstermeye başladığında, komünist terör örgütleri şehirlerimize hakim olmak ve cunta desteğiyle diktatörlük kurmak için oluk gibi kan dökmeye başlamışlardı. Üniversiteler, liseler, fabrikalar, varoş mahalleler kurtarılmış bölge yapılıyor, devletin polisi bile bu bölgelere giremiyor, infazlar, sözde mahkemeler, ölümler kol geziyordu. Millet sindiriliyor ve boyun eğmeye zorlanıyordu. Kepenk kapatın deyince herkes iş yerini kapatıyor, boykot deyince herkes okulundan, işinden oluyordu. Bu süreçte, teröre karşı direnme ve boykotu kırma çağrısı yapabilen yürekli bir din alimi vardı. İzmir vaizlerinden M. Fethullah GÜLEN… Bir din adamının; Direnirken ölen şehittir. Şeytanın uşaklarına boyun eğmeyin, çağrıları, o yıllarda direnen Müslümanlara büyük bir moral kaynağı olmuştur. * ARANAN ÜLKÜCÜ MİLİTANLARIN MORAL İÇİN ONU ZİYARETİ 1970’lerin ülkücü militanlarından, darbe sonrasının yurt dışındaki silahlı ülkücü faaliyetlerin baş aktörlerinden, Yusuf Ziya Arpacık’ın hatıralarını yazdığı kitaplarında açıkça görebileceğiniz gibi; 1970’lerde aranan ülkücü militanlar, M. Fethullah Gülen’in vaazlarını dinlemeye giderler, bu suretle moral bulurlardı. Hatta, vaazlardan sonra M. Fethullah Gülen’le hususi sohbetler de yaptıklarını ve iltifatlar, dualar aldıklarını biliyoruz. M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ -3 M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK ORDUSU M. Fethullah Gülen Hocaefendi, dindar kesimin bir kısmında bulunan ordu düşmanlığının zıddına, Türk Ordusuna aşk derecesinde bağlı olan bir insandır. Onun, milletimizi ‘Asker Millet’ olarak nitelemesi, ordumuzu ‘Alem-i İslam’ın Bayraktarı’ ilan etmesi, Türk Milletini ve Anadolu’daki son vatanımız aziz Türkiye’yi, ‘İslam’ın Son Karakolu’ olarak adlandırması, bayrağın düştüğü yerden kalkacağını ve İslam dininin tebliğinin yeniden şahlanmasının Türk Milletinin eliyle olacağını ilan etmesi çok önemlidir. Daima, güçlü Türkiye, güçlü bir Türk Ordusu vurgularında bulunmuş ve bu gücün dünya muvazenelerinde ağırlığını koymasının adalet için önemini belirtmiştir. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Nizam-ı Alem, İla-yı Kelimatullah vazifesini tarih boyunca hakkıyla yapan Türk Milletinin ve Türk Ordusunun hakkını veren en cesur İslam alimidir. Aşağıda, önce Fethullah Gülen’in Türk Ordusuyla ilgili sözlerinden seçmeleri okuyacaksınız. Ardından da askerlik ve orduyla ilgili yazılarından ve beyanlarından seçmeleri bulacaksınız. Dizimizin dördüncü yazısını ise Fethullah Gülen’in dedesi, Edirne Müdafaası Kahramanı Şükrü Paşaya ayıracağız. M. FETHULLAH GÜLEN’ “Alem-i İslam’ın şimalinde Türk milleti olmasaydı bugün yeryüzünde İslam olmazdı.” ‘’Edirne'de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem.’’ ‘’Şimdi Askere Çağrılsam Seve Seve Giderim’’ “Askerlik millî seciyemizin önemli bir rüknüdür” ‘’Askerlik Çok Önemlidir’’ ‘’Onu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, ona topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, harsın, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızı demek daha uygun olacaktır’’ * M. FETHULLAH GÜLEN’İN TÜRK ORDUSU İÇİN DÜŞÜNCELERİ 25.10.2003 Askerlik Çok Önemlidir - Bir kere orduyla aramızda bir gerginlik olduğunu kabul etmiyorum. Ben kim oluyorum ki böyle gaziler evladı şehitler namzedi bir orduyla arasında gerginliğe hak versin. Burada orduya karşı saygı duyuyorum derken de bazıları acaba mülahazası ne diye aklına gelebilir. Ama benim atalarım asker. Edirne'de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem. Ailemde hep asker kahramanlıkları duydum. O kahramanlık yanının etkisiyle okuyup asker olayım diye düşünmüşümdür. Askere karşı bir sevgim var. Bir rahatsızlık varsa o benim bazı tavırlarımdan kaynaklanmış olabilir. Ordu bazı konularda hassastır, duyarlıdır. Onlar da zamanın ve kendi bildiklerinin tesirlerinde bazı yorumlar yapıyorlardır. Onlar laiklik ve cumhuriyet gibi hassas konularda vazifeleri ve sorumlulukları gereği daha fazla hassas olma durumundadır. Bazı manipülasyonlar bu hassasiyete çarpınca böyle şeyler olabiliyor. Soru: Askerlik mesleği için “Millî seciyemizin önemli bir rüknüdür” değerlendirmesinde bulunuyorsunuz. Bir başka yerde de “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diyorsunuz. Günümüzdeki ordu-iktidar ilişkileri, Irak’a asker gönderme ve benzeri konular etrafında cereyan eden tartışmalar da nazara alındığında hala aynı düşüncelere sahip misiniz? Cevap: Mutlak ve genel anlamda askeriyeyi, temsil ettiği hakikat itibariyle mazi ruhu veya şuuru ya da millet ruhu veya millet şuuru diye adlandırabiliriz. Yıllardan beri artık sabitleşen, adeta şuur altı müktesabatım haline gelen düşüncelerim içinde “medrese-tekye-kışla” sacayağının -ki bir milleti millet yapan dinamiklerin hepsini içine alır bu üçgen- önemli bir parçası olan askeriye, yeri başka bir şeyle dolmayan/doldurulamayan bir konuma ve role sahiptir. Bunu alternatifi olmayan bir kurum şeklinde de ele alabilirsiniz. Evet, nasıl bir dönemler tekye İslam’ın ruh ve gönül hayatını temsil ve tedris etmiş ve medrese, pozitif ve dinî ilimleri sırtlanmışsa, kışla da, iç dünyada disiplin, dış dünyada da açılım ve her türlü tehlikeye karşı devleti, milleti, millî ruh ve düşünceyi muhafaza etme vazifesini üstlenmiştir. Kışlanın asırlar boyu yapageldiği bu hizmetler onu milletin karakteri ile bütünleştirmiştir. Zaten başka türlüsü de düşünülemezdi; zira o bu milletin bağrından çıkan bir kurumdu. İşte bu düşünceler bana yıllar önce sizin soruda işaret ettiğiniz cümleyi söyletmişti: “Askerlik mesleği, millî seciyemizin önemli bir rüknüdür.” O günden bugüne söz konusu düşüncemi değiştirmeme neden olacak hiçbir şey olmadı; dolayısıyla şimdi de farklı düşünmüyorum. Bakın, bu millet tarihte çeşitli devletler kurarken onu adeta bir orta direk yapmış, devletini, devlet düşüncesini, devlet sistemini onun etrafında kurmuştur. Kışla, kendisini temsil edenlerin adil olduğu dönemlerde sadece iç dünyaya değil, dış dünyaya da hatta o günün şartları hesaba alınarak ifade edilecek olursa bütün dünyaya adalet dağıtmış, devletler muvazenesinde adaletin yegane temsilcisi olmuştur. İşte bu durum millî kabulün zeminini oluşturmuş ve kışla-millet bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Bugün birileri şu ya da bu sebeple kışladan, kışla düşüncesinden kaçıyorsa söz konusu millî kabulün ve milli şuurun farkında değiller. Veya şöyle de diyebilirsiniz; genlerinin yani militarist bir geçmişten geldiklerinin farkında değiller. Bugün yüzümüzü ak, alnımızı açık eden şanlı tarihimizin, askerlerin omuzlarında bayraklaştığını unutmuşlar. Şahsen ben onların bu kaçışlarını gafletlerine veriyorum. Bunu kendi millî kimliğinden, millî şuurundan kaçma seklinde değerlendiriyorum. Burada bana, “her şey güllük gülistanlık mı, hiç menfiler ve menfilikler yok mu?” diyebilirsiniz. Uzak ve yakın geçmişimize ait bir sürü örneği de peşi peşine sıralayıp yukarıdaki düşüncelerimden dolayı beni sorgulayabilirsiniz. Ama ben bu çerçeveye girecek örnekleri özel anlamda ele almanın gerekliliğine inanıyorum. Parçalardaki yanlışlıkların bütüne ve genele mal edilmesini doğru bulmuyorum. Toptancılık anlayışına karşıyım sizin anlayacağınız. Çünkü her kurumda, her zaman genel yapıyı, genel gidişatı zorlayan, genelin aksine kendine bir yön belirleyen ve dolayısıyla ferdî düşünen, ferdî hareket eden insanlar çıkmıştır, şimdi de çıkıyordur, gelecekte de çıkacaktır. Fakat bunlar bu milletin bağrından çıkmış bir kurum hakkında genel ve menfi bir hükme varmayı haklı kılmaz. Zira birbirinden ayrı meseleler bunlar. Şimdi Askere Çağrılsam Seve Seve Giderim Fıtratım itibarıyla bende bazı şeylere karşı hassasiyet çok fazladır. Yaratılışımdan kaynaklanan bu duyarlılığımdan dolayı baskıya ve tahakküme hiç tahammülüm yoktur mesela. Aslında böylesi bir fıtratın askeriyenin genel geçer kaideleri ile kolayca uyum sağlaması oldukça zordur. Çünkü askeriyenin niçinini, nedenini ve hikmetini kavraması zor, yer yer imkansız kaide ve uygulamaları vardır. Sözü geçen kaideleri aklî ve mantıkî ölçülerde bir yere oturtmak ancak bilge kişilerin veya askerî alanda uzman olanların işidir. İsterseniz bunu halk arasında söylenen mesel ile izah edelim: Şeytanın aklı her şeye erdiği halde askerliğe bir türlü ermemiş. Anlayamamış, kavrayamamış onu. Dolayısıyla âteşîn bir fıtratın, hayatının en delikanlı döneminde bu yapı ile uyum sağlaması çok zordur. Bunlara, yirmi yaşında bir genç de olsa sahip olduğu inanç; inanç ağırlıklı o güne kadar almış olduğu eğitim ve öğretim; akıl, mantık ve hikmet telakkisi ve hepsinin ötesinde hayat felsefesi ve yaşama şeklini ilave ederseniz bu gencin askeriye ile ortak paydası neredeyse yok denecek kadar azdır. Ama bütün bu gerçeklere rağmen ben askerlik sürem içinde hiçbir şeye itiraz etmedim, hiç şikayette bulunmadım. Zor gelmedi diyemem ama hiç yılmadım, küsmedim, darılmadım. Bir vaaz sonrası komutanım terhisime bir ay kala beni yanına çağırdı ve “Seni terhis ediyorum” dedi; dedi ama ben sevindiğimi hatırlamıyorum. 27 Mayıs sonrasının o çok sıkıntılı dönemlerine rast gelmişti askerlik zamanım. Şiddet, hiddet, öfke... ne ararsan var. Komuta kademelerinde el değiştirmeler oluyor. Mamak’ta iken farkında olmadan Talat Aydemir’in askeri oluyorsunuz. Yedek subay okulu radyo evini teslim almak için harekete geçiyor. Harp okulu bir yönüyle yedek subay okulu ile müşterek hareket ediyor. Karda-kışta günlerce nöbet bekliyorsunuz. Bazı subaylar muhalif subayları teslim alıyor. Üzerinizde uçaklar uçuyor, hem de bombardıman niyetiyle. Eğer teslim olmazsak bombardıman yapacaklar. Tüfeklerinizin mekanizmalarını alıyorlar. Hasılı sıkıntı üzerine sıkıntı. Bütün bunlara rağmen ben asker ocağından şikayette bulunmadım. Aksine orayı adeta bir laboratuvar gibi gördüm. Her gün farklı yerler keşfettim, farklı dünyalara açıldım, farklı insanlar tanıdım. Ben o kudsi ocakta öğrendiğim şeyleri, elde ettiğim tecrübeyi ne ailede ne okulda öğrenemezdim. Sokakta öğrenmem zaten imkansızdı. Ama kışlada insan ister istemez bir kalıba giriyor. Umumi bir yerde, bir çok insanla beraber kalıyorsunuz. Yüzde yüz düşüncenize ters, anlayışınıza ters insanlarla birlikte oluyorsunuz. Dinleneceğiniz zaman birileri kalkıp bağırıp-çağırıyor, hopluyor-zıplıyor. Aslında bütün bunlar insanı rahatsız edici faktörler. Fakat ben o günden bugüne rahatsızlık izi bırakmış hiçbir şey hatırlamıyorum, sanki güllük-gülistanlık bir yerde yaşamışım gibi... İşte onun için demiştim “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diye. Yine de diyorum: altmış altı yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar koşa koşa giderim asker ocağına. Sadece bir ricada bulunurum; o da şu: “Kalbimin üç damarı tıkalı. Onu zorlayacak emirler vermeyin. Marş-marş demeyin mesela. Yat-kalk diyerek yormayın. Ama 25 kişilik koğuşlarda, ranzalarda yatmaya gelince seve seve. Bin kişinin yemek yediği gürültülü yemekhanelerde yemek yemeye âmenna.” Ruh hâletim benim bu ve bunu ifade etmeyi kendi hesabıma bir borç biliyorum. Bu düşüncelerimi dile getirmemin sebebi merak edilebilir. Bazen insanın içinde bulunduğu konum bazı şeyleri söylemeye mecbur ediyor: Bu inancını, bakış açını, düşüncelerini, yorumlarını söylemelisin diyor. Eğer senin gözünün içine bakan dünya kadar insan varsa, sana göre tavır alacaklarsa düşüncelerini kendine saklamanın ne anlamı olabilir ki? Onun için kutsal bildiğim bir müessese hakkındaki düşüncelerimi ifade etmem yadırganmamalı. Askere giderken hacca, umreye gidiyor gibi gidilmeli. Tıpkı Osmanlılar gibi. Bazı dönemlerde Osmanlılar umreye de hacca da gitmemişler; gitmemişler zira İslam Aleminin karakolculuğunu yapmışlar. Bir çok mütefekkir; “Alem-i İslam’ın şimalinde Türk milleti olmasaydı bugün yeryüzünde İslam olmazdı.” diyor. Yeri gelmişken istidradî bir düşüncemi arzedeyim; bedelli askerlik peşinde olmayı -halk tabiriyle- askerlikten kaytarma olarak yorumluyorum. Şu kadar var ki devlet bir taraftan ekonomik sıkıntılarını aşmak, bir taraftan ihtiyaç fazlası gençleri eritmek düşüncesi ile bedelli askerliğe evet diyorsa ona bir şey demem, bunlar devlete ait işlerdir, karışmam. Fakat gençlerimizin bedelli peşinde koşmasını istiskal ediyorum, içimde bu düşünceye ve böyle düşünenlere karşı rahatsızlık duyuyorum. Bizim zamanımızda en az iki seneydi askerlik. Ve biz arımızla, namusumuzla o iki seneyi doya doya yudumluyorduk. Bundan kaçmamak lazım. Askerlikten kaçmak ruhta dalâlete işaret eder. Önceden belirttiğim gibi bu durum milli şuurun, milli ruhun farkında olunmadığını, bu milletin üç temel unsurundan birinin hafife alındığını gösterir. Bu benim felsefem. İster kabul edin, ister etmeyin. Yurt Dışına Asker Gönderme Irak’a asker gönderme meselesine gelince. Bunlar sivil irade ile askerlerin birlikte oturup karar vereceği şeyler. Ama genel manada şunları söyleyebilirim; temenni demek belki daha uygun bu sözlerim için; eğer devletimiz devletler muvazenesinde önemli bir konumda bulunsaydı, günümüzde Amerika’nın üstlendiği rolü üstlense/üstlenebilseydi, yeryüzünde hakkaniyetin takipçisi, mazlum milletlerin kendisine sığındığı bir melce, mağdurlar için bir sera olsaydı, zaten askerimiz aktif askerlik yapma mecburiyetindeydi. Bir başka tabirle hadiseler onu aktif asker olmaya zorlayacak, dünyanın dört bir yanında değişik haksızlıklara müdahale edecekti. Osmanlı’nın bir zamanlar yaptığını yapacaktı. Malum Osmanlı, tarihi boyunca sulh ve sükûnetin, adalet ve hakkaniyetin temsilcisi ve muhafızı olmuş, zulmü engellemiş, tağallübe karşı çıkmış, tahakküme baş kaldırmıştı. Ama devletimiz bu konumunu kaybetmiştir ve buna parelel olarak askerimiz de malesef o güçte değildir şu anda. Bununla beraber son zamanlarda sadece Güneydoğu’da memleket içi asayişin teminiyle alakalı mini müdahalelerimiz oldu. Ama esas Türk askerinin genel misyonu -hatırlatma bana düşmez- dünyadaki genel dengesizlikler ve ahenksizlikler karşısında sorumluluk duygusu içinde davranmaktır. Fakat bunu da yaparken usulünce yapmak çok önemlidir. Zira bazı şeyler konjonktüreldir. Şartlar belirler nasıl davranılacağını. Onun için iyi düşünmek, devleti ve milleti maceraya atmamak gerekir; gerekir çünkü bu maceraların acı ve ağır faturalarını hep birlikte ödüyoruz. Bana göre İttihatçıların devleti yıkmakla neticelenecek şekilde kalkıp Rusların donanmasına bomba atıp Birinci Cihan Harbine girmemize sebebiyet vermesi bir maceradır. Bazı küçük yanlışlıklarla Balkan ve 93 Harbine girmemiz de maceradır. Bu maceraların bedellerini bizler aradan geçen onca seneye rağmen hala ödemeye devam ediyoruz. Dolayısıyla bugünkü ve yarınki nesilleri ile bütün bir millete fatura edilecek, onun yakın ve uzak sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel geleceğini etkileyecek bu gibi önemli hususlarda devletin sivil-asker hemen her kademesindeki kurumlar çok sıkı iş birliği yapmalı, sıcak dirsek teması halinde bulunmalı, askeri tabirle yanaşık düzen içinde pozisyon almalı ve daha dikkatli, daha temkinli bir biçimde karar vermelidirler. Asker (Çağ ve Nesil, “Asker”, Haziran 1979) Askerlik yüksek bir pâyedir, Hakk’ın katında da, halkın katında da... Ona denk yüce bir topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fânî âlemde. Yüklendiği iş itibâriyle, zaman onda başkalaşır, muammalaşır ve bir sır haline gelir. Saati seneler sayılır askerin.. talimiyle, terbiyesiyle ve serhat boylarında nöbetiyle geçirdiği saati. *** Onu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, ona topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, harsın, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızı demek daha uygun olacaktır. Zira, endişelerimiz ancak, onun mevcudiyetiyle zâil olur. Huzursuzluğumuz onun türkü ve haykırışlarıyla huzura ve emniyete inkılâb eder. *** Milletlerin ölüş ve dirilişinde büyük tesiri vardır askerin. Bütün kaynaşmalar, huzursuzluklar ve nihayet yıkılışlar, hep onun kendinde olmadığı zamanlara rastlar. Bütün bir irfana eriş, kendine geliş ve diriliş ise, onun zinde ve canlı olduğu günlerde görülür. Çağlayanlar gibi akıp akıp gittiği, tepeleri düz, ovaları bereketli kıldığı günlerde... *** M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ -4 M. FETHULLAH GÜLEN’İN DEDESİ ŞÜKRÜ PAŞA’NIN KISA BİR BİYOGRAFİSİ EDİRNE’NİN YENİDEN VAROLUŞ DESTANINI YAZAN YİĞİT KUMANDAN ŞÜKRÜ PAŞA ‘Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmiyorum, beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömecekseniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikecektir.’ Mehmet Şükrü Paşa Şükrü Paşa ve Edirne Müdafaası Şükrü Paşa, Erzurum’da, 1857 yılında doğmuştur. 1879 senesinde teğmen olarak mezun olmuştur. Muvaffakiyetleri sebebiyle Almanya’ya eğitime gönderilmek üzere seçilmiştir. Çok sert ve cesur olmasıyla meşhurdur. Birçok vazifeler alarak zor dönemlerde mühim başarılar elde etmiştir. 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devletine harp ilan etmesiyle bir anda Balkan Savaşları patlak vermiştir. Yıllardır, Rusların bölgede yaptığı hazırlıklar, bölgeye yığılan silahlar, kurulan ittifaklar bir anda gün yüzüne çıkmıştır. Adeta kıyamet kopmaktadır. Çok büyük kayıplar verilmekte, tarihimizin en acı sayfaları bir biri ardına yazılmaktadır. İmkânların kıtlığı sebebiyle Şükrü Paşa’ya savaş halinde en fazla 40 gün yetecek bir cephane ve erzak verilmiştir. Kendisine verilen görev, bir saldırı halinde Edirne’yi 40 gün korumaktır. Düşmanın yıllarca süren hazırlıkları ve aldıkları dış destekler sebebiyle bitip tükenmek bilmeyen bir erzak ve cephane birikimi vardı. Bizim altı asırlık devletimizin kökleri sarsıldığı bu dönemde ordumuz da zor günler yaşıyordu. Şükrü Paşa; süpürge tohumundan yapılmış ekmek, at eti, kurbağadan başka yiyecek bir şey olmadığı halde teslim tekliflerini reddetmiştir. Bu şartlarda tam 5 ay 5 gün savunma yapmıştır. 1912 kışı Edirne’nin ve Balkanların üstüne bir kâbus gibi çökmüştür. Hiç durmayan düşman askerleri katliamlara imza atmaktadır. Milyonlarca insanımız o karda, kıyamette göçe mecbur kalmış, yollarda donarak ölenler olmuştur. Şükrü Paşa askerlerini gayrete getirmek ve hiçbir ümidin olmadığı bir durumda ayakta tutmak için, samimi olarak yukarıya girizgâh yaptığımız sözleri söyler. Önemli olan ölmek, kalmak değil, vazifesini yapmaktır, bir asker için. 1912’nin Aralık ayında Londra Konferansı toplanır. Edirne’nin Bulgarlara devri için baskı altında kalan ama buna yanaşmayan bir Osmanlı vardır, masada. Şükrü Paşa bu durumu duyunca cephedeki askerin hissiyatını ifade etmek için hükümete bir telgraf çeker. ‘Sadrazam Kamil Paşa Hazretlerine’ diye başladıktan sonra, bugün Edirne’de abide haline gelen aşağıdaki satırları yazar: ‘Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmiyorum, beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömecekseniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikecektir.’ Mehmet Şükrü Paşa Bu arada Osmanlı’da kabine değişikliği olur. Yeni kabine Londra Konferansının tekliflerini şiddetle reddeder ve görüşmeleri bitirir. Bulgarlar, Çatalca’dan çekilen bütün kuvvetlerini de katarak, dinlenmiş ve hazırlanmış halde, bütünüyle Edirne’ye yüklenirler. Şükrü Paşa düşmanların bütün teslim tekliflerini sert ve kati bir üslupla reddediyordu. Nihayet öyle bir safhaya geldik ki açlıktan ayakta duramayan askerimizin cephanesi de tükendi. Artık yapacak çok bir şey kalmamıştı. Bütün mevziler ve siperler elimizden çıkmaktadır. Sert geçen kışın ardından karların altı şehit cenazeleriyle dolmuştu. Şehir, aylardır devam eden taarruz ve ateşler sonucunda viran olmuştu. Ecdadın hatırası olan eşsiz camiler, okullar, kervansaraylar ve köprüler yıkılmasın da bari onlar kurtulsun diye sonunda teslim olmaya mecbur kalınmıştır. Bir karışlık beyaz sakalı buza dönmüş Şükrü Paşa, düşmanlar tarafından teslim alınarak, trenle Sofya’ya sevk edilmişti. Fransız Gazeteci Gusta Babcih, Şükrü Paşa’nın Edirne’den Sofya’ya kadar trende sürekli ağladığını anlatır ve onun gözyaşlarını takdir eder. Sofya’da Kral Ferdinand ile görüşmeye götürülür. Kral ayağa kalkarak Şükrü Paşa’ya saygı gösterir. Yanındaki koltuğa oturttuğu Paşa’ya kılıcını hediye ederken özür diler: ‘Bir yanlışlık olmuş. Teslim sırasında kılıcınızı vermişsiniz. Sizin gibi bir askerin kılıcı alınmaz. Şeref dolu bir savaş sayfasına imza attınız. Lütfen kılıcı kabul buyurun. Sizi ağırladığım ve bu inanılmaz savunmayı gerçekleştiren sizin gibi bir askerle dövüştüğüm için çok mutluyum.’ Fransızlar da Şükrü Paşa’dan çok etkilenmiş ve ona hediyeler vermişlerdir. Esarette olduğu dönemde kendisine verilen hediyeler, bir kılıç, bir övgü mektubu ve bir altın kitaptan ibarettir. Esaretten kurtulup vatanına döndüğü zaman dönemin idarecileri tarafından rütbeleri alınarak emekliye sevk edilir. Kendisine karşı takınılan bu tavrın arkasında orduya siyaseti karıştırmamasının ve kirli oyunları bozmasının olduğu söylenir. Mahzun, üzgün ve milletine değil o bir avuç kötü idareciye küskün olarak vefat eder. 5 Haziran 1916’da İstanbul Merkezefendi Mezarlığına defnedilir. 24 Temmuz 1998’de, Edirne’deki anıt mezara nakledilir. ŞÜKRÜ PAŞA’NIN TORUNU, SEVGİ EDİRNE KUTLUKAN’IN HATIRLARINDA M. FETHULLAH GÜLEN VE ŞÜKRÜ PAŞA: Edirne müdafii meşhur Şükrü Paşa'nın adına 1999'da yapılan görkemli anıtın ardından güzel bir çalışma daha bitti. Torunu Sevgi Edirne Kutlukan'ın hazırladığı Şükrü Paşa kitabı, Zaman Kitap'tan yayınlandı. Önceki gün, vefatının 92. yılında bir mevlitle anılan Şükrü Paşa, kahramanca mücadelesiyle Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmıştı Yalnız Asker Şükrü Paşa'nın Ruhu Şâd Oldu "Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır, beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikecekler."şeklindeki sözleri ve müthiş savunmasıyla adını tarihe altın harflerle yazdıran Edirne Müdafii Şükrü Paşa'nın önceki gün ölüm yıldönümüydü. 5 Haziran 1916'da hayatını kaybeden Şükrü Paşa'nın vefatının 92. yılı münasebetiyle torunu Sevgi Edirne Kutlukan'ı Kandilli'deki yalısında ziyaret ettik. Sevgi hanım, Paşa'nın en küçük oğlu Osman'ın kızı. Onunla bir taraftan hoş bir sohbet ederken diğer taraftan da zihninde hâlâ taptaze yaşayan hatıralarını dinledik. Sevgi Hanım, 1857 yılında Erzurum'da doğan Şükrü Paşa'nın hayatındaki ilk büyük acıyı babasının ölümüyle tattığını söylüyor. Annesi, aile dağılmasın anlayışıyla amcasıyla evlendiğinde bu olayı kabullenmeyerek askerî eğitimine devam etmek üzere İstanbul'da gelmiş. Harbiye'deki eğitimi sırasında zekâsı gözden kaçmayan Paşa, Almanya'ya gönderilmiş. Kıdemli yüzbaşı olarak İstanbul'a dönüp askerî eğitmenliklerde bulunmuş. Manastırlı Nuri Paşa bu yetenekli ve zeki askeri büyük kızı Zafer ile evlendirerek kendine damat yapmış. Gittiği her yere ciddiyet götüren Şükrü Paşa mareşalliğe kadar yükselmiş, ama ordu müfettişliği sırasında saraya jurnallendiği için Selanik'e sürülmüş. Düşüncelerini çekinmeden söylemesi Damat Ferit Paşa'nın övgülerine mazhar olmuş. İttihat ve Terakki Hükümeti ile ters düşünce rütbesi korgeneralliğe indirilse de Edirne müdafaasındaki kahramanca mücadelesi Paşa'yı tekrar orgeneralliğe yükseltmiş. 5 ay 5 günlük müdafaa Sevgi Hanım'dan bozgun üstüne bozgunların yaşandığı bir dönemde Şükrü Paşa'ya Edirne'yi müdafaa etme görevinin 40 günlüğüne verildiğini öğreniyoruz. Ama o, cephanenin bittiği, açlığın baş gösterdiği bir dönemde tam 5 ay 5 gün direnmiş. Sonunda Edirne halkının ve ecdat yadigârı eserlerin daha fazla zarar görmemesi için Bulgar askerlerine teslim olmak zorunda kalmış. Paşa'yı ayakta karşılayan Bulgar Kralı, özür dileyerek kılıcını iade etmiş. Sevgi Hanım, 6 ay süren esaretten dönüşü sırasında halkın Paşa'yı tezahüratlarla karşılamak için beklediği, ama 'Halk seni linç edecek' uydurmasıyla perdeleri kapalı bir trenle evine döndüğü bilgisini veriyor. "Onun Edirne'den dönüşü çok hazindir" diyor Sevgi Hanım. Kendisini hemen emekli eden İstanbul hükümetinin bu davranışı Paşa'yı manen çökertmiş. Ama aile saadeti acısını biraz da olsa hafifletmiş. Edirne'de iken yakalandığı siyatik hastalığının tedavisi için gittiği kaplıcada vefat etmiş. 'Paşa'nın madalyalarını satmak zorunda kaldık' Sevgi Hanım, dedesinin bu hazin hikâyesini Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'a komşu olan Şişli'deki evlerinde babaannesi ve halasından dinlemiş. Dedesinin mütedeyyin, mütevazı ve yufka yürekli bir insan olduğuna, babaannesi evdeki yardımcılara kusur bulduğunda üzüldüğüne dikkat çekiyor. Ortanca kızı Saime'yi isteyen, geleceği çok parlak bir genci içki içtiği gerekçesiyle naif bir dille reddetmiş. Atlara olan sevgi ve merhameti ise bambaşkaymış. Sevgi Hanım, Paşa'nın üzerine titrediği kütüphanesi ile kendi yazdığı matematik ve balistik kitaplarının meşhur Fatih yangınında kül olduğunu içi acıyarak anlatıyor. Zamanında çok fakr-u zaruret çektiklerini, Paşa'nın madalyalarını ve ipek halıları satmak zorunda kaldıklarını anlatırken gözleri doluyor. "Bizim büyüklerimizin kıymeti öldükten sonra anlaşılır." diyen Sevgi Hanım, hayatındaki en büyük mutluluklardan birini Fethullah Gülen'in akrabası olduğunu öğrenince yaşamış. Bu sayede soyunu sopunu bilmediği ve akrabalarını tanıyamadığı için üzülen babasının ruhunun şâd olduğunu düşünüyor. Şükrü Paşa'ya kendi evlatlarından görmediği hayrı Hocaefendi'nin gösterdiğini söylüyor. İlk kez Edirne'ye Gülen sayesinde giden Sevgi Hanım çok sevdiği babaannesi ve halalarını yâd etmiş Edirne topraklarında. Edirne halkının dedesini bir başka sevdiğini oraya gidince daha bir hissetmiş. Dedesi adına kurulan vakıf ve yurttaki öğrencileri ziyareti sırasında yaşadıklarını ise hiçbir mutluluğa değişemeyeceğini üstüne basa basa vurguluyor. Şimdilerde Sevgi Hanım yeni bir heyecan yaşıyor. 'Edirne Müdafii Mehmet Şükrü Paşa' adlı kitabın sunum kısmını kendisi hazırlamış. Yakında Zaman Kitap'tan çıkacak olan kitap, şu an basım aşamasında. Ne diyelim, ruhun şâd olsun Şükrü Paşa! Fethullah Gülen'in Zerafetine Hayran Oldum Fethullah Gülen televizyonda Şükrü Paşa'nın torunu olduğunu söyleyince ona bir mektup yazdım. Sonra Hocaefendi'den gayet aydınlatıcı bir mektup geldi. Orada akrabalık meselesini şöyle anlatmış: Şükrü Paşa'nın babası ölünce annesi, amcasıyla evleniyor. Amcasından olan kızı Güllü Hanım, Hocaefendi'nin dört jenerasyon önceki anneannesi. Hocaefendi inzivada iken benimle görüşmek istedi. Bir arkadaş, "Makyajlı, başı açık halinle nasıl gideceksin? Hem Gülen kadınlardan nefret eder." dedi. Gitmekten vazgeçtim, ama sonra ikna oldum. "Hocaefendi hazırlık yaptı, sizi eşinizle beraber bekliyor." dediler. Nasıl biri çıkacak karşımıza diye meraktan çatlıyoruz eşimle. Sonra kapı açıldı, bir baktık kılık kıyafetiyle şık, diplomat gibi bir adam karşımızda; son derece nazik, beyefendi. Bizi hemen sofraya davet etti. O kadar zarifti ki, hayran oldum. Yemekten sonra çayla hurma verdiler, çok hoşumuza gitti. Bir insan bu kadar şeker olabilir. Bize "Neden soyunuzu, ailenizi araştırmadınız?" dedi. Rahmetli babamın çok aradığını, ama kanserden vefat ettiğini söyledim. Sonra beni Edirne'ye götürdüler, dedemin topraklarına. Ondan sonra Hocaefendi ile 6 ayda bir mektuplaştık, 3 kere Amerika'ya ziyaretine gittim. Anladım ki o bir vefa insanı… M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-5 M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİNİN MİLLİYETÇİ CAMİANIN MÜHİM ŞAHSİYETLERİYLE YAKINLIĞI M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARINDA MİLLİYETÇİ CAMİANIN MÜHİM ŞAHSİYETLERİ: M. FETHULLAH GÜLEN VE NECİP FAZIL KISAKÜREK: KÜÇÜK DÜNYAM KİTABINDAN: Necip Fazıl Kısakürek'le... Bu dönemde Necip Fazıl Kısakürek'i de konferansa davet etmiştik. Konferans işiyle bizzat kendim meşgul oldum. O gece Necip Fazıl merhumu, arkadaşlardan birinin evinde misafir ettik. Hatta, hiç unutmam, merhum o gün biraz tutuktu. Başka günlerde olduğu gibi coşkun değildi. Yakınlarından biri "Üstad, bu gece pasiftin" dedi. O hemen, sofrada bulunanları göstererek "Hayır, dedi, pasif olan bunlardı." Böylece dinleyici1erin ilgisizliğini anlatmış oluyordu. Dar dairede yaptığımız uzun sohbet esnasında Necip Fazıl, haddimden fazla alaka gösterdi. Hatta, daha sonraki günlerde, Büyük Doğu'da üst üste iki-üç yazı yazdı ve Risaleleri methetti. Ben kendisine bir takım Külliyat vermek üzere İstanbul'a geldim. Fakat, Zübeyr Abi pek taraftar olmadığı için vermeden geri döndüm. Atayolu Gazetesi Necip Fazıl'ın aleyhine de bir yazı yazdı. Biz de o yazıyı Necip Fazıl'a gönderdik. O sayıda, Büyük Doğu'da bir karikatür çıktı. Büyük bir çomar (köpek) yanında da küçük bir fino var. Ve altına şu yazı yazılmış. "Biz koca çomarlarla uğraşıyoruz. Bu küçük fino da nerden çıktı" Bu cevap hepimizi çok memnun etmişti. *** (Edirne’de) Cami penceresinde kaldığım 2,5 sene zarfında yapılan bir şey olmadı, denebilir. Birkaç gençle tanışma fırsatı oldu. Bu arada, İslamî neşriyat yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ben de bütün paramı faydalı gördüğüm kitaplara yatırıyor ve bunları karşılıksız dağıtıyordum. Büyük Doğu bir veya iki tane geliyordu. Beş tane getirttim ve gerisini ben kendim alıp dağıttım. Hür Adam 25 kadar geliyordu. Onu da kırka çıkardım. Gerisini yine kendim alıp dağıtıyordum. O gün için Hür Adam gazetesi haftalıktı ve Büyük Doğu ile Sebil'ürreşad dışında Müslümanlığın tek sesiydi. Gazetenin başında Sinan Onur vardı. Damadı Kemal Sürel de gazetedeydi. Ayrıca Cevad Rıfat da bu gazetede yazardı. Ben bazen birisine bu gazeteyi vermek için oturur evvela adama bir çay içirir ve sonra verirdim. Öyle bir vasatta bu hizmet çok zordu. Çünkü bunlar hiç duyulmamış şeylerdi. Büyük Doğu'yu Cumhuriyet Gazetesi'nin arasına sokup cebime koyar, verilmesi gereken yere öyle götürür verirdim. Hem de kimsenin olmadığı bir yerde, gizlice verirdim. Devamlı yapabilmem için böyle hareket etmem şarttı. Basını yakından takip ediyordum. Necip Fazıl o sıralarda İdeolocya Örgüsü'nü işliyordu. Peyami Safa'nın yazıları o günün kültürüne göre ağırdı; fakat ekseriyetle onu da okurdum.. NECİP FAZIL KISAKÜREK RİSALE-İ NURLARI SADELEŞTİRMEK İSTEDİ Merhum Necip Fazıl'ı Kırklareli'ne konferansa çağırmıştık. O zaman orada vaizdim. Kendisine talebelik yapanlarla gelmişti. Onu arabasına koyup getiren arkadaş daha ziyade Nur'lardan istifade etmiş, Bediüzzaman Hazretleri'ne saygı duyan bir arkadaştı. Gelirken onun hali, tavırları, davranışları da Üstad Necip Fazıl'a çok tesir etmiş. Ondan takdirle bahsetti orada. Akşam bir yemekte de beraber bulunduk. Güzel şeyler konuşuldu. Ben saygımı ifade ettim. Necip Fazıl bana dedi ki: -ben bunu kemal-i samimiyetle itiraf ediyorum- "Bediüzzaman, Sultanahmet'in mimarı gibi büyük bir adamdır. Bu büyük insanın büyük düşünceleri var. Fakat köprünün altında, dubalarda yaşayan insanlar var. Bunlar Bediüzzaman'ı, bu büyük mimarın sözlerini anlamazlar. Bana müsaade edilse de o dubalarda yaşayan insanların diline göre onu sadeleştirsem." Ben burada Necip Fazıl'ın tevazuunu ve mahviyetini görüyorum. Ona kendi tabirimle "Üstadım bu mesele beni aşar. Obüyük zata birinci safta hizmet etmiş, kitaplarını yazmış, istinsah etmiş, basmış, dağıtmış insanlar vardır. Bu mevzuda söz onlarındır. Bana sadece bir elçilik düşer. Bu elçiliği yaparım." dedim. Çok yumuşamıştı. Hatta Büyük Doğu'nun üst üste iki sayısında yazdı. Bu yazıları bizim arkadaşlarımız sorguladılar. Üstad için ölebilecek çok vefalı birisi, sorguladı. Hoşlanmadı yani. Hoşlanmadı. Sonra bizim rahmetli Bekir Berk Bey geldi. Necip Fazıl'ı kastederek bana dedi ki, "Keçeli ne yaptınız, adamı fethetmişsiniz? Sen kitap vaat etmişsin ona. Külliyatı verecekmişsin. Gel ver." Ben de İstanbul'a kitapları vermeye gittim. O gün evinde beraber yemek yediğimiz arkadaş da vardı. Fakat bizim gibi düşünmeyen, benim de hatırını kıramayacağım birisi beni çağırdı. Oldukça ciddi itap etti. "Bu kitaplar böyle isteyene uluorta verilmez. O kim oluyor sadeleştirecek?" dedi. Ben de haşlandım orada. Sonra Bekir Berk'e "Abi beni mahvettin. Söz verdim bu işi yapmaya. Buraya geldim, hışma uğradım." dedim. O da "Kardeşim bizim aklımız her şeye ermez. Onlar bilirler." dedi. Bu sözleri söyleyen kişiye onun da saygısı vardı. Öyle geçiştirdi meseleyi. M. FETHULLAH GÜLEN VE OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ: Bir devrin mazlumlarının gür sesi, milliyetçi hareketin efsane isimlerinden, Osman Yüksel Serdengeçti, M. Fethullah Gülen’in değer verdiği ve sevdiği fikir adamları arasındadır. Nitekim, M. Fethullah Gülen, gençlik yıllarında, Ankara Mamak’ta askerlik yaptığı günlerde, izine çıktığı zamanlar iki fikir adamını ziyaret ediyordu. Bu iki fikir adamından biri Osman Yüksel Serdengeçti idi. M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-6 YABANCILARDAN PARA VE YARDIM KABUL ETMEMESİ M. Fethullah Gülen, talebe yetiştirmeye ve eğitim faaliyetlerine başladığı İzmir günlerinden beri yurt dışından gelen bütün yardım tekliflerini geri çevirmiştir. Daha ilk talebe eğitim kamplarını yaptıklarını yaptıkları 1970’lerde, eski milletvekili Salih ÖZCAN’ın aracılığıyla kampa gelen Suudi Arabistan yetkilileri eğitimden ve ortamdan çok etkilenmişlerdi. Kampların tüm masraflarını karşılamak ve talebe eğitimi için burs vermek istemişlerdi. Fakat M. Fethullah Gülen, şayet bu teklifi kabul edersem bu milletin samimi duygularının ve hizmetinin içine başka milletlerin eli girer, mülahazasıyla teklifi geri çevirmiştir. Daha sonra da bu yönde gelen bütün yurt dışı yardım tekliflerini geri çevirmiştir. Türk insanının vefalı ve fedakar olduğunu, içinden çıkan harekete sahip çıkacağını söylemiş ve aziz milletimiz M. Fethullah Gülen’i haklı çıkararak, eğitim için gereken her türlü desteği vermiştir. · BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’LE YAKINLIĞI Alparslan Türkeş, daima Fethullah Gülen’le görüşür ve birlikte yaptıkları istişarelerin neticesi iki isim için de yol gösterici olurdu. Fethullah Gülen’in yurt dışında okul açmak girişimleri ve Orta Asya’ya gidip oranın insanlarına sahip çıkma gayretleri en büyük desteği Alparslan Türkeş’ten görmüştü. Alparslan Türkeş, Türk Cumhuriyetlerindeki ağırlığını okullar için kullanmıştı. Onun referansı sayesinde Orta Asya’nın her köşesinde okullar açılmıştı. Orta Asya’daki Türk Üniversitelerinde Alparslan Türkeş’e kontenjanlar ayrılmış ve yıllarca onun uygun gördüğü talebeler ücretsiz eğitim almışlardır. Alparslan Türkeş, Fethullah Gülen’e hususi olarak birkaç defa mektup yazmış ve Orta Asya’daki hizmetler için tebrik ve teşekürlerini bildirmişti. Bu mektupların detayları için ‘Kozadan Kelebeğe’ isimli kitap serisine başvurulabilir. Fethullah Gülen her zor duruma düştüğünde, Alparslan Türkeş yardım ve desteğini göstermiştir. Susurluk davasında Fethullah Gülen’e iftira atıldığı zaman, ömrünün son günlerini yaşamakta olan Alparslan Türkeş bir basın toplantısı düzenlemiş ve Fethullah Gülen hocanın temizliğine, masumiyetine şahitlik etmiştir. · SUSURLUK SÜRECİNDE İFTİRALAR VE HALUK KIRCI’NIN ŞAHİTLİĞİ Haluk Kırcı, ülkücü gençlik için efsane isimlerden biridir. Komunizme karşı en çetin mücadelenin verildiği, can pazarının yaşandığı 1970’lerde Abdullah Çatlı’nın sağ kolu olarak görev yapmıştır. Bir çok iftira karşısında yıllarca firari kalmıştır. Hala, o dönemdeki davalar sebebiyle hapiste yatmaktadır. Mahkemeler tahliye vermiş fakat ayak oyunlarıyla cezaevinde tutulmaya devam etmiştir. Abdullah Çatlı’nın vefatına kadar devam eden faaliyetlerinde Haluk Kırcı yine ona en yakın isimdi. 1980 sonrası, Asala’nın tasfiyesi için yurtdışında yapılan onlarca operasyonda iki isim beraberdi. Türkiye’de, devletin başına dert olmuş yabancı servislerle irtibatlı mafyanın tasfiyesini beraber yapmışlardı. Terörün finansmanını iki isim birlikte kesmişler ve teröre destek verenlerin korkulu rüyası olmuşlardı. En sonunda da terörist başının kafasını beraber koparacakları sırada Abdullah Çatlı’ya yapılan operasyonla aralarına ecel girmişti. Haluk Kırcı zaman zaman ceaevine girse de son ana kadar iki ismin irtibatı devam etmişti. Ülkücü Hareketin kara kutularından olan Haluk Kırcı, Fethullah Gülen için kendini riske atmıştı. Susurluk sürecinde Fethullah Gülen’e iftira edildiği zaman, Haluk Kırcı firariydi. Hakkındaki hukuksuz yakalama kararı sebebiyle kaçak durumdaydı. Bir televizyon programında canlı yayında iftiralar dile getirilirken, Haluk Kırcı, kendini riske atarak, canlı telefon bağlantısıyla programa katılmış ve Fethullah Gülen’in masumiyeti için şahitlik yapmıştı. M. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-7 ORTA ASYA’DAKİ TÜRK YURTLARINDA YAPILAN HİZMETLER Sovyetler dağılmadan yıllar önce, cami kürsülerinden haykıran Fethullah Gülen, Orta Asya’daki soydaşlarımızın maruz kaldıkları sıkıntıları dile getirmiş ve SSCB’nin yıkılacağı öngörüsünde bulunarak oralara yardım eli uzatmanın önemini anlatmıştı. Nitekim Sovyetler yıkılmadan önce Fethullah Gülen’in arkadaşları keşif ziyareti için oraya gitmişlerdi. Orada gördükleri manzaraları Fethullah Gülen’e anlattılar. Gülen, İzmir vaazlarının birinde, Orta Asya’da yaşananlardan kendisine nakledilenleri anlattı ve soydaşlarımızın çektikleri çileler karşısında dayanamayarak bayıldı. Kan gölü bağımsızlık harplerinin ardından soğuk savaşı gören soydaşlarımız, ‘ya ABD, ya Rusya’ ikilemi ile karşı karşıya bırakılıyorlardı. Onlara, gerçek bağımsızlık için iyi bir örnek lazımdı. Bu örnek, uzak kaldıkları Türkiye idi. Atatürk gibi bir lider, milli mücadelemiz gibi bir bağımsızlık destanı, Türkiye Cumhuriyeti gibi yokluklardan kurulmuş bir büyük devlet… Bütün bunları Orta Asya’ya tanıtacak ve ufuk açacak olan teşebbüsler Fethullah Gülen’den gelecekti. Yakutistan’dan, Özbekistan’a, Kırgızistan’dan, Moğolistan’a, Kafkasya’dan, Kazakistan’a, Azerbaycan’dan, Çeçenistan’a, Türkmenistan’dan, Sibirya’ya, SSCB’nin neresinde özünden uzaklaştırılmış bir Türk varsa, onlara el uzatmak, bilimde dünya çapında başarılara ulaştırmak, ahlakta özüne döndürmek, vatan ve millet sevgisi aşılamak, ‘tarihe geçecek çapta’ büyük bir iştir. Orta Asya’da yapılan yirmi yıllık hizmetler o kadar önemlidir ki, bu faaliyetlerin bir kısmını bizzat görmüş olan, Ülkü Ocakları ve BBP eski Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Ankara’da katıldığı bir toplantıda; ‘’ Biz yıllarca soydaşlarımıza el uzatmak için, Turan için çok şeyler hayal ettik. Bizim hayal ettiğimiz ne varsa bu arkadaşlarımız gerçekleştirmiş. Onları gönülden kutluyorum’’ demişti. Biz yıllarca ‘’Türk’ün şanlı bayrağını Moskova’ya asacağız’’ sloganlarıyla büyümüştük. 1995 yılında bu rüyamız da gerçekleşti ve Moskova’ya şanlı bayrağımız asıldı. Moskova’da bir Türk koleji açıldı. Orta Asya’da, her ülkede okulların açılmasının ayrı hikayeleri vardır. O yıllarda her köşede kol gezen ve sorgusuz infazlar yapan KGB ajanları bir taraftan, savaş bir taraftan, dil bilmezlik, yol bilmezlik bir taraftan, maddi imkansızlıklar bir taraftan, araya giren kabus 70 yıl bir taraftan, binbir engel aşılmıştır. Bugün Orta Asya’daki bağımsız Türk Devletlerinde, kolejlerden, üniversitelere sayısı 100’leri bulan Türk Eğitim Kurumları var. Ruslar, Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Amerikalılar aynısını yapmak istediler fakat başaramadılar. Bu fırsatı ilk gören ve değerlendiren Gülen olmuştu. Orta Asya’daki eğitim faaliyetleri için çok canlar verilmişti. Onlarca evladımız, dinimizi, dilimizi, töremizi anlatırken şehit olmuşlardı. Bir kısmı oralara defnedilmişti. Fethullah Gülen, Orta Asya için en yakınlarından ayrılmayı göze almıştı. 1992 yılında kaldığı Yamanlar Koleji’ne en aykın arkadaşlarını çağırarak bir toplantı yapmış ve toplantının ardından; aralarında, Mehmet Ali Şengül, Naci Tosun, Aydın Koyuncu, Ahmet Özer gibi kendisi için ruhunun parçası kadar yakın olan arkadaşlarını Orta Asya’ya göndermişti. Daha sonraki yıllarda en yakın dostu Hacı Kemal Erimez’i de Orta Asya’ya göndermişti.Gülen, Orta Asya’dan dönüş için fikir soran yahut orada vefat eden arkadaşlarına; ‘’Benim arzum dönmemek üzere gitmeniz ve vefat ederseniz kabrinizin gittiğiniz yerde kalmasıdır’’ diyordu. Turgut Özal, Süleyman Demirel, Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Cumhubaşkanı olarak, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak, Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcığlu ve çok sayıda bakan, milletvekili, askeri yetkili, devlet adamı olarak, Orta Asya’daki eğitim kurumlarını ziyaret etmişlerdi. Generallerimizden, siyasetçilerimize, ziyaretçilerin hepsi gördükleri manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamamışlar ve bu hizmetleri yapanlara takdirlerini bildirmişlerdi. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-8 Fethullah Gülen’in en bariz vasıflarından biri de; Türk milletinin, İslamı anlayışını, yorumlayışını, temsil ve tebliğ edişini diğer milletlerden ayırması ve takdir etmesidir. Mazimizi çok iyi bilen Fethullah Gülen, Yavuz Sultan Selim’i, Fatih Sultan Mehmed’i, Abdulhamid Han’ı anlatmaktan zevk alır. Mazimiz ile alakalı yazdıklarından ve söylediklerinden sadece Osmanlı ile alakalı olanlar seçilse birkaç kitap oluşturacak hacme ulaşır. Müsbet milliyetçi olduğunu söyleyerek ırkçılığı reddeden Fethullah Gülen, mazimize daima hayranlık duymuştur. Aşağıda, Fethullah Gülen’in, Osmanlı ile alakalı söylediklerinin bir kısmını seçtik: İslâm ve Osmanlı Soru: Osmanlı hakkında çok eleştiriler duyuyoruz. Osmanlı’nın her davranışını İslâm’a mâledip savunmak doğru olur mu? Cevap: Her davranışı İslâm’a mâledilmemeli, edilemez de. Fakat onlar dinimize çok hizmet etmişlerdir. Onları desteklemek, sahip çıkmak, sena etmek bir kadirşinaslıktır. Ayrıca onların İslâm adına yaptıkları hizmetin henüz onda birini dahi biz yapmadık. Onlardan sadece biri tam 46 sene zirvede bulunmuş ve onun devrinde Osmanlı Devleti süper bir güç olarak dünyaya hükmetmiştir. Osmanlılar, dünyada muvazene unsuruydular; o dönem itibariyle herkes onların gözünün içine ve işâretine bakıyordu. Almanya’ya gittik, müzelerde boy boy Osmanlı padişahlarının resimleri mevcud. Saygılarının ifadesi mi? Elbette ki birşey söylemek çok zor ama bizde olmaması hem ayıp hem de garaz değil mi? Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, “Türk milleti kadar mazisine söven ikinci bir millet bilmiyorum” diyor. Başka devlet ve milletlerin mazisinde de bir hayli falsolar olmuştur, ama onlar daima, başkalarına karşı kendi cedlerini müdafaa etmişlerdir. Ayrıca Efendimiz (sav), “Ölmüş gitmişlerinizin, kötülüklerini sayıp dökmeyin, iyiliklerini zikredin” buyurmuyor mu? Onları karalarken arkadan gelenlerin de bir gün bizi de karalayacağını düşünüyor muyuz acaba? Kusurları vardır elbette; bu inkâr edilemez. Onların bu mini kusurlarına bakarak, dünyaya armağan ettiklerini bütün bütün inkâr mı edeceğiz? Bütün dinsizlerin atalarımıza sövdüğü bir yerde onları savunmak bir kadirşinaslık ifadesi değil midir? Dinsizler bunu sözde “Objektif değerlendirme” (!) hesabına yapıyorlar, ya biz? Yoksa Keçecizâde’nin ifadesiyle, “Dıştan onlar içten de biz” mi? Şunu da bilmek lâzım ki, Osmanlılar Hulefâ-yı Raşidin gibi ülkeyi idare etmediler. Kanuni’den sonra nefsanilik biraz daha ağır bastı. Ama onların hepsi de namaz kılıyordu ve hayatları büyük ölçüde Müslümancaydı ve bugün alkış tutulan bir kısım kimselerden daha dindar insanlardı. Aynı zamanda böyle düşünmek ırkçılık da değildir. Rica ederim, İslâm tarihinde bu millet kadar İslâm’a hizmet etmiş, hizmete gönül vermiş kaç tane millet vardır? Binaenaleyh Osmanlı “Herşey” değildir. Ama “hiçbir şey de değildir,” demek de bir nankörlük ve alçaklıktır. Ve bunlara “el-İnsaf!” demek hakkımızdır Osmanlı ve İslâm Yeryüzünde tam 6 asır hüküm sürmüş olan Osmanlı Devleti’nin en bâriz özelliği, onun devlet ve millet çapında İslâm’a gösterdiği saygıdır. Bunun en açık örneklerinden biri olarak şu hâdiseyi zikredebiliriz: II. Abdülhamid zamanında Fransızlar, Volter’in, Efendimiz (sav) aleyhindeki bir piyesini oynatmaya kalkışırlar. İşte elli bin gâilenin olduğu dönemde, Osmanlı’nın başında, Batılıların “Le Sultan Rouge”, yani “kızıl sultan” dedikleri Abdülhamid vardır. Fransızlar’a kükrer: “Eğer bu piyesi oynatırsanız, halife ünvanıyla bütün alem-i İslâm’ı, bu hareketi tel’ine çağırırım” der. Bunun ifade ettiği ma’nâyı çok iyi bilen Fransa, piyesi oynatamaz. İngilizler aynı piyesi oynatmak istediklerinde yaralı aslan bir defa daha kükrer ve onlar da vazgeçmek zorunda kalırlar. İşte “hasta adam” denilen Osmanlı, hastalığı zamanında bile, O’nun (sav) sakalına konacak bir toz mesabesindeki küçük birşey karşısında bile böyle kükreyebiliyordu.. Mâzi ve Âti Mazi, zihnimizden çıkmamalı!. Oysaki o bugün unutulmaya terkedilmiştir. Mazisiz ati olmaz. Yahya Kemal bile, “Ben kökü mazide olan atiyim” der. Tarihimizle neden ilgilenmeyelim. Mazimizi neden öğrenmeyelim? Öyle bir geçmişimiz olmasa, geleceğimiz de olmaz. Maziye düşmanlık, onu unutma ve unutturmaya çalışma bana çok ızdırap veriyor. Hele yalnızlık zamanlarımda düşündükçe çok üzülüyor ve kederlere gark oluyorum Osmanlı Padişahlarının Lüksü Osmanlı padişahlarının aşırı lüks içinde yaşadıkları her zaman söylenir ve bu mevzuda sürekli tenkid edilirler. Oysa, gerçeği görmek için sadece Topkapı Sarayı ile Fransa kraliyet sarayını gezmek ve mukayese yapmak yeterli olacaktır sanırım. Abdülhamid devrindeki paşaların yaşadığı hayat, padişahdan daha lüksdü; tabii bugünkülerinki de o günkülerinden... Bir Tarih Değerlendirmesi Şanlı geçmişimiz hakkında hem yalan söylemeyen bir tarihe, hem de ifrat ve tefritten uzak değerlendirmelere ihtiyacımız var. Meselâ, Sokullu Mehmet Paşa’ya bazıları Ôcüce’ derken, bazıları da onu göklere çıkarıyor. Cüce diyenler, kendisinde makam hırsı bulunduğuna dikkat çekiyorlar. Rica ederim, dünyanın tek süper gücünün başvekilliğine, krallara, imparatorlara, “Gel buraya!” emrini verip, onları ayağına celbeden bir makama karşı hırsı olmayan gelsin beri! Onun yabancılarla evlenmesine gelince: Bu hususta da Sokullu’ya kimse bir şey diyemez. Efendimiz (sav)’de Mısırlı bir kıptî olan Hz. Mâriye ile ve ayrıca, Hayber yahudilerinden mevkî sahibi birinin kızı olan Hz. Safiye ile evlenmişti. Orhan Gazi, İkinci Murat, Yıldırım Bayezit, Kanunî, Sarı Selim, Üçüncü Murat ve daha niceleri de aynı şeyi yapmamış mıydı? Elhâsıl, bizim daha çok doğru bir tarihe ve sağlam ölçülere dayanan değerlendirmelere ihtiyacımız var... “Osmanlı” Derken Biz, “Osmanlı” derken ve Osmanlı’dan bahsederken, kesinlikle bunu bir ırkçılık düşüncesiyle yapmıyoruz. Elbette, böyle şanlı bir ecdadın evladı olmak ve böyle asil bir soy kütüğüne bağlı bulunmak bize onur verir; ancak bunun ırkçılıkla uzaktan yakından alâkası da yoktur. Dense dense buna müsbet milliyetçilik denir ki, bu da kitap ve sünnet çerçevesi içindedir. Evet, soy kütüğümüzle kıvanç duyuyoruz. Çünkü onlar kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla eda ederek, İslâm’a omuz vermiş ve dinî duygu, dinî düşünceyi kıtadan kıtaya taşımışlardır.. taşımış ve dokuz asır İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır. Osmanlı, Selçuklu’nun bir devamıydı. “Devlet-i Ebed-Müddet” mefkuresi Selçuklu’yla başladı. Bu ideal, Nizamü’l-Mülk’le mektep ve medreselere girdi. Dolayısıyla da, o dönem itibariyle, mükemmel ve mücehhez bir nesil yetişti. Selçuklu’nun da Osmanlı’nın da mayasında böyle bir gaye-i hayâl vardır ki, onların metafizik gerilimleri bu kadar uzun sürebilmişti. Hem biz niçin ecdadımızdan bahsetmeyeceğiz ki? Nesebini söylemenin suç olduğunu iddia eden de kim? Hem onlar aleyhine bu kadar kampanya varken ve durmadan ağız dolusu küfürlerle onlara sövülürken, bizim onları müdafaa etmemiz neden suç olsun? Osmanlı padişahlarını karalamak, bize bugüne kadar ne kazandırdı? Mazimizi inkâr hangi terakkiye vesile oldu? Köksüz bir nesil yetiştirmenin faturası önümüzde değil mi? İnsafsızlığın da bir sınırı olur. Ancak; ecdadımız için insafsızlıkta sınır tanımak kadar dahi bir insaf gösterilmemiştir. Öyle ki, iftiranın en iğrençleri kullanılarak dokuz asırlık şanlı tarih karalanmıştır. Bilhassa son altı asırlık bir tarih bütünüyle karalanmaya ve bir günah destanı gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Sorarım size, Osman Gazi vefat ettiğinde geriye ne bıraktı? Evet, o bütün bir hayat boyu çadırda yaşadı ve bir çadırda öldü. Elindeki imkânlarla o da bir sarayda yaşayabilir ve gününü gün edebilirdi. Ama o ve onun nesli böyle yapmadı.. yapmadı ve pek çoğu itibariyle ömürlerini at sırtında geçirdiler. Savaş meydanlarında can veren Osmanlı padişahlarının sayısı hiç de az değildir. Zaten, bu ideal ve yüksek düşünce bittiğinde, Osmanlı da bitmiştir. Süleyman Şah, Yavuz, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım, Fatih, Kanunî hepsi de “İ’lâ-yı Kelimetullah” yolunda ölmüştür. Yavuz, hanımlarıyla bir arada olmaya fırsat dahi bulamamış ve hep bir muharebeden diğerine koşup durmuştur. Düşünün ki, Yavuz’un sadece iki çocuğu olmuştur. Allah aşkına bu saltanat sürmek midir? Tarihimizi bilmek zorundayız. Hususiyle de Osmanlı’yı bilmek, anlamak zorundayız. En azından tarihten ders almak için ecdadımızı öğrenmek zorundayız. Bu gerçekleri dile getirmek bizler için sadece bir vazife ve mükellefiyettir. Bunun ırkçılıkla da hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur. Kuruluşunda Osmanlı Osmanlı kuruluş döneminden başlayarak, tâ duraklama dönemine gelinceye kadar devlet sistematiği adına dinin genel kurallarına bağlı çok değişik ölçüler vaz’ etmiş ve bunlarla bütün bir dünyaya örnek olmuştur. Şimdiki süper güç Amerika’nın belli ölçüde Osmanlı devlet sistemine benzer bir sistemi benimsemesini hayretle müşahede ediyoruz. Evet, Osmanlı, Selçuklular’dan sonra birbirleriyle çarpışan ve fikir dağınıklığı içinde bulunan beyliklerle hemen hemen hiç mücadeleye girişmemişti. O, kendisini içinde bulduğu veya bulunduğu kargaşa ortamına kaptırmamış, başkasının hesabına kürek çekmemiş ve bütün himmetiyle Batı’ya yönelmişti. Zaten gönül verilip bayraklaştırılmak istenen dâvâ için akl-ı selimin kabul ettiği tek yol da zannediyorum işte bu idi!. Ayrıca, birbirleri ile boğuşan bu Anadolu beyliklerine “Biz ‘Allah Allah’ diyen insanlarla savaşmayız” deyip, onlara teminat vermesi de, arkasını sağlama alma açısından çok önemli ve çok akıllıcaydı. Öte yandan Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, dahilde olan çarpışmalarda ciddi haksızlıklar meydana gelebilir. Her iki taraftan ölenler Müslümandır; harap olan şehirler, dul kalan kadınlar, öksüz ve yetim çocuklar, ekinler, araziler hepsi ama hepsi bizimdir. Bütün bunların çiğnenmesi ise, hiç kimsenin tasvip etmeyeceği ölçüde bir zulümdür. İşte Osmanlı, hiçbir zaman bu türlü zulümlere girmemişti... Ve en önemlisi de Osmanlı, herşeyden önemlisi, çok kaliteli bir Müslümanlık sergilemişti. O, Allah Rasulü’nün metodlarına hep sadık kalmış; icabında Yahudi ve Hıristiyanları bile kendi cephesine çekip, onları istihdam edebilmişti. Evet, daha başlangıçta, Gazi Mihal, Evranos, Zağanos Paşaların gelip Müslüman olmalarının temelinde, Osmanlı’nın adalet, eşitlik, hürriyet gibi kavramları gerçek mânâda temsil etmesi söz konusuydu. Halbuki bu kavramlar, o dönemda Bizans İmparatorluğu’nda, zannediyorum henüz hecelenmiyordu bile. Hasılı; Osmanlı’nın torunları olarak onlardan alacağımız çok büyük dersler var. Biz bu derslerden birkaç kesit sunmaya çalıştık. FETHULLAH GÜLEN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-9 TÜRK DİLİNE VE EDEBİYATINA YAPTIĞI HİZMETLER: Fethullah Gülen, bir din görevlisi olmanın yanı sıra, çocukluğundan bugüne iyi bir okur olmuştur. Edebiyatımızın bütün klasiklerini okumuş hatta adeta ezberlemiştir. Mehmet Akif Ersoy’un ‘Safahat’ını, Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Çile’sini, ezbere biliyor dersek mübalağa yapmış olmayız. Nurettin Topçu, Yahya Kemal Beyatlı, Nihat Sami Banarlı, Peyami Safa gibi yakın tarihimizin mühim yazarlarının tüm eserlerini okumuş ve analiz etmiştir. Belağatını güçlü bir edebiyat bilgisiyle birleştirince hitabetinin güzelliği artmıştır. Türk dilini dünyaya yaymak için gayret etmiştir. Bu gayretinde başarılı olmuştur. Geleneksel hale gelen ‘Türkçe Olimpiyatları’nda 125 ülkenin çocukları, önce kendi aralarında en güzel Türkçe’yi konuşmak için yarışmışlar, daha sonra, her ülkenin birincileri Türkiye’ye gelerek, devlet adamlarımızın ve sanatçılarımızın huzurunda yarışlarını neticelendirmişlerdir. Dünyada böyle bir organizasyonu yapabilecek başka kaç devlet sayılabilir? En fazla üç diyelim. O halde, Türkçemizi, dünyanın en güçlü üç dili içine taşıyan bu harekette en büyük payın Fethullah Gülen’e ait olduğunu söylemek her vatansever için bir borçtur. Türk dilini güçlendirmek için, ‘Yağmur’ isimli bir edebiyat dergisi çıkarmış ve teşvik amacıyla derginin başyazarlığını yapmıştır. Çevresindekileri daima, okumaya, yazmaya yönlendirmiştir. Talebelerinin çoğu, yazar, şair olarak Türk Edebiyatına hizmet etmişlerdir. Fethullah Gülen, edebiyatçılara büyük kıymet vermiş ve onları baştacı yapmıştır. Yakın dönemde, Beşir Ayvazoğlu, Mehmed Niyazi, İskender Pala, Yavuz Bülent Bakiler gibi yazarlara daima destekçi olmuştur. Aşağıda okuyacağınız şiirler, Fethullah Gülen’e aittir. Hem onun şairliğini göstermek, hem de Türk Milliyetçiliğini ispatlamak için bu şiirleri okumak kafidir. FETHULLAH GÜLEN’İN, TÜRK MİLLETİ İÇİN YAZDIĞI VE ‘SOYUMUN ŞARKISI’ BAŞLIĞIYLA KİTABINA ALDIĞI ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER: SOYUMUN ŞARKISI Soyumun gezdiği bahçede güller açarmış, Dudağında kıpkızıl kan yanağında jale.. Sabâyla salınan zülüfler koku saçarmış, Alev alev yanan sînelerdeki âmâle... Yaprak sesleri ve ardarda bülbülün âhı, Kulaklara çarpıp geçen mâhûr âhengiyle; Sanki Cennetlerden akseden hûri nigâhı, Ölümsüz güzelliği ve solmayan rengiyle... Her yanı “Bağ-ı irem” bu bahar ülkesinde, Tıpkı buhurdan gibi tütüp-duran gönüller; Solukladıkları ölümsüzlük bestesinde, Akşam ayrı, sabah da ayrı bir türkü söyler. Güneşi hiç batmayan gündüzlerin bağrında, Goncalarla başbaşa çiçekler arasında.. Her gün bir başka fasıl bahçesinde, bağında.. Ve rengârenk güzellik akında, karasında... Böyle bir dünyâ bugün hayâl sayılsa bile, Ölümsüz sesler duymuştuk bu altın yapıdan.. Geçerken evlâd-ı fâtihân debdebesiyle, Dünyâlara açılmıştı o ulu kapıdan. Gürül gürül her yöreye bir karanlık gece, Uçmuştuk üveyk gibi ışıktan kanatlarla.. Işığımızla aydınlanmıştı her bilmece, Yıllarca savaşmıştık köhne kanaatlarla... HÂTIRALAR Yine geçmişin ak hâtıralarına daldım; Bir tatlı çağıltıyla yerimde kalakaldım. Her devri ayrı bir ihtişam ve ayrı bir şân, Âdetâ dünyâları saran ışıktan tûfân... Düşündüm o muhteşem devletini Osman’ın.. Ve zirvelere ulaştı elinde Orhan’ın. Yürüdü garbın karanlık âfâkına emîn, Gürledi gülbanklarla her yerde “feth-i mübîn” Derken her yanda şahlandı evlâd-ı fâtihân, Ve bir çığlık oldu inledi Yavuz Selim Hân... Çağlar ve çağlar boyu böyle kükreyip durduk, Dünyâda tıpkı bir uhrevî saltanat kurduk. Hülyâm hâlâ meshûr cedlerin velvelesiyle, Ve meydanları dolduran at kişnemesiyle... Her taraf bağ-ı iremdi o kutlu devirde, Adetâ cennetler tüllenirdi perde perde. Meğer kadrini bilmişler zamanın çok erken, Henüz hiçbir yerde onun sırrı bilinmezken. Nurdan ırmaklar gibi akmışlar çağlar boyu, Çağıltılarla her yanda, Cennetlerden suyu... ESKİ GÜNLER Hep eski yamaçlarda yeni güller, Arayıp durmuştun bir ömür boyu.. Çiçeklerde geçmiş günlerin bûyu, Geçmişten renkleri, geçmişten suyu, Bekledin gelir diye mavi dünler... Mecnûn gibi hep bir âhû peşinde, Çölden çöle koştun tâ doğuşundan, Çıkmadı asla hayâlinden cânân; Hayatın bir nişan, ölümün bin şan, Varları atıp yoku seçişinde... Sessizdi rûhun derinliklerinde, Hayâlindeki o mavi dünyâlar, Ümîtle tebessüm eden verâlar, |
|
|
|
|
|
#2 |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: May 2009
Bulunduğu yer: EnMaTRaKTaN
Yaş: 26
Mesajlar: 36.747
Konular: 8180
Teşekkürleri: 25
188 mesajına 229 kere teşekkür edildi.
Tecrübe Puanı : 0
Rep Puanı : -2147482863
Rep Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
konu için teşekkürler
|
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| fetullah, gulen, gülen, milliyetçiliği, milliyetciligi, turk, türk, ve |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Sistemin 5 Unsuru(Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminde...) | »EfέŁάйέ« | Ülkücü Hareket | 2 | 03-08-2011 01:15 AM |
| Fetullah Gülen - Medine'nin Gülü... | ZeMHeRi | Şiir | 2 | 10-06-2010 07:13 PM |
| Türk Milliyetçiliği... | ZeMHeRi | Ülkücü Hareket | 2 | 09-29-2010 06:56 AM |
| Gülen Baykuşlar | BozOk | HayvanLar aLemi | 4 | 07-26-2010 06:11 PM |
| Kemalizm, Atatürk Milliyetçiliği, Türk Milliyetçiliği | aLemadaM. | Kemalizm | 2 | 04-26-2009 03:34 PM |